Sevgi saygı ve hürmetin, arkadaşlık dostluk ve komşulukların, akrabalık ilişkilerinin, büyük ve küçük dengesinin hemen hemen kalmadığı, yada maddi bir takım çıkarlara bağlı olarak seyrettiği günümüz dünyasında bu bağların acilen yeniden ihyası ve asli hüviyetine kavuşturulması önem arzetmektedir.
Bugün birçoğumuz bu değerlerin yokluğundan hareketle hep şikâyette bulunur, mırıldanır, söylenir dururuz. Anne baba evlatlarından, öğretmenler öğrencilerden, işverenler işçilerinden vb. peki bu sıkıntı ve arazlardan hep şikâyette mi bulunacağız, yoksa izalesi için bir şeyler mi yapacağız? Eğer şikâyetle yetinirsek işin içinden çıkamayacağımız kesin. Fakat söylenmeyi bırakıp inisiyatif alırsak o zaman şunu unutmayalım ki başlamak bitirmenin yarısıdır.
Peki, işe nereden başlayacağız? Öncelikle bu kavramların içini yeniden kendi değerlerimizden, kültür ve medeniyetimizden hareketle doldurmalıyız. “Şöyle olmalı böyle olmalı”dan ziyade, tüm insanlığın karşısına somut örnekler koyabilmeliyiz. Binlerce kelime ve cümleyle anlatılmak istenen bir meselenin tek bir pratikle çok kolay bir şekilde anlaşıldığını hepimiz müşahade etmişizdir. Bugün en büyük sorunumuz örnek ol(a)mamak ve örnek gösterememek sorunudur. Eğer gerçekten iyi örnek olabilseydik ve gösterebilseydik, iyi eğitebilseydik bu şikâyetlerde bulunmayacaktık.
Hal bu ki, örnek alma problemi ve sıkıntısı da yaşamıyoruz. Hatta bu konuda oldukça mahir sayılırız. Neredeyse her önümüze geleni taklit ediyoruz. Aile hayatından iş hayatına, zevklerden renklere, kılık kıyafetten saç sakal traşına, markadan modele vs. Ama, çoğu zamanda bunun sıkıntısını toplumca yaşıyoruz. Çünkü dini ve kültürel kodlarımıza aykırı taklitler bunlar. İlk etap da masum gibi görünen bu taklitler daha sonraları onarılmaz tahribatlar meydana getiriyor. Bir sonra ki aşaması ise kendine ait olanı eleştirmek ve küçümsemek olarak karşımıza çıkıyor. Yani sevgi saygı ve hürmet ilkellik olarak topa tutuluyor.
Saadet asrından dikkat çekici bir örnekle meseleyi somutlaştıralım. Allah Rasulü Arafat’ta devesi Kusva’nın üzerinde etrafını sarmış yüz bini aşkın topluluğa “veda hutbesi” diye meşhur olmuş bir konuşma yaptı. Konuşmasının bir yerinde kendisini dikkatle dinleyen sahabesine üç soru sordu. Sahabe bu soruların cevaplarını çok iyi bilmelerine rağmen bu sorulara “Allah ve Rasulü daha iyi bilir” diye cevap verdiler. Efendimizin soruları şunlardı: “ Ey insanlar bugün hangi gündür? Bu ay, hangi aydır? Bu belde neresidir? Peki, sahabeyi bu sorulara isimleri gibi bildikleri cevapları vermekten alıkoyan neydi? Rasulullah’ın daha farklı bir şey diyeceğini düşünerek “Allah ve Rasulü daha iyi bilir” demişlerdir.
İşte burası bizim bugün aradığımız ve muhtaç olduğumuz bir eğitim ve kültürdür. Bu cevabı verenler daha düne kadar kalpleri en katı insanlardı. Kız çocuklarını diri diri torağa gömüyorlardı. Birbirlerini öldürüyorlardı. Birbirlerinin mallarını faiz, kumar ve hırsızlık gibi haksızlıkla yiyorlardı. Nasıl oldu da bu insanlar kısa bir zaman zarfında böyle eğitildiler? Allah Azze ve Celle’nin yarattığı insanın yaratılış kodlarına uygun olarak indirdiği vahiyle ve âlemlere Rahmet ve insanlığa örnek olarak gönderdiği elçisiyle bu olumsuzluklar tamamen gidiyor ve yerine yaşayışlarıyla, eğitim ve kültürleriyle tüm insanlığa örnek olan bir topluluk karşımıza çıkıyor.
Evet, bunun adı iman eğitimidir. Yani kendisini yaratana karşı sorumluluk eğitimi. Eğitim sistemimizin temelinde bu olmazsa ki, maalesef yoktur, zaten manzara ortadadır. Ama bu eğitim başa alınırsa kısa bir zamanda asrı saadet’ten verdiğim örnekte de görüldüğü üzere en ince nüansları bile kaçırmayan bir nesille karşılaşırsınız. Hemen şu hususu belirteyim: eğitim sistemi derken ilk kastettiğim ailelerin çocuklarını eğitimidir. Yoksa milli öğütüm değildir.
