Kur’an-ı Kerim insanları iki kategoride değerlendirmektedir; iman edenler ve etmeyenler diye! Kur’an-ı Kerim, iman edip gereğini yerine getirenleri cennetlik, iman etmeyip küfür, nifak ve şirk içerisinde ömrünü tamamlayanların ise cehennemlik olduklarını belirtmektedir. Dolayısıyla, Müslümanlar da dâhil hiç kimse, Kur’an’da belirtilen bu ayrımın dışında insanları yeni kategorilere ayırma hakkına sahip değildir. Aksine, bunu kabul ederek, buna göre davranmaları Allah’a ve O’nun ayetlerine olan teslimiyetlerini gösterir. Bunun dışındaki bir ayırım; özellikle de renklere, dillere ve ırklara göre yapılan ayırım İslami anlayışın dışında cahili bir ayırım olur. Çünkü dillere ve renklere göre ayırım, hem geçmiş ve hem de günümüz cahiliyesinin başvurduğu bir yöntemdir. Oysa bu farklılıkların tabii olduğunu, ‘diller ve renkler Allah’ın ayetlerindendir’ ayeti (30/22) de açıkça göstermektedir. Yani diller ve renkler bir üstünlük, bir ayrıcalık aracı değil, Allah’ın varlığının, egemenliğinin bir tecellisidir. Kur’an-ı Kerim, üstünlüğün ırkla, soyla sopla ve renkle olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Allah’a ve O’nun gönderdiği Kur’an’ı Kerim’e ve Peygamber’e iman etmiş, ‘ben de Müslümanlardanım’ diyen herkes buna inanmak ve gereğini yapmak zorundadır. Dolayısıyla ben Müslüman’ım diyenlerin bunun dışında başka bir yol ve yöntem aramaya ya da icad etmeye hak ve yetkileri yoktur. Çünkü renklerin, dillerin ve ırkların üstünlük aracı olarak değerlendirilmesi cahiliye adetlerinden başka bir şey değildir.
Rabbimiz, “Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haberdardır” (Hucurat, 49/13) buyurmakla kabileler şeklinde yaratıldığımızı belirtmektedir. Kabilelerin birbirinden üstünlüklerinin ise, ırkla, renkle, dille ve coğrafyaya bağlı olmayıp ancak takva ile yani Allah’a olan yakınlıkla olduğunu vahyetmiştir.
Rasulullah (sav) ise, Veda Hutbesi’nde şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar; dikkat edin, Rabbiniz birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da hiçbir Arap’a üstünlüğü yoktur. Siyahın beyaza, beyazın da siyaha hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlükler ancak takva iledir. Şüphesiz ki, Allah katında en değerliniz, Allah’tan en çok sakınanınızdır…”
“Kim cahiliye davasında (kavmiyetçilikte-milliyetçilikte) bulunursa cehenneme iki dizi üzere çökmüş demektir.” Dediler ki, “Ey Allah’ın Resulü, oruç tutsa, namaz kılsa da mı?” “Evet!” Cevabını verdi; oruç tutsa da, namaz kılsa da…” (Hakim, Müstedrek, 4/298)
İslam’ın dillere, renklere ve ırklara yaklaşımı böyledir. Ben Müslüman’ım diyen bir kimsenin bu yaklaşımın dışına çıkma hak ve yetkisi de yoktur. Kim bunun aksine davranırsa yani insanları renklerine, ırklarına, dillerine, doğdukları topraklara, yaşadıkları coğrafyalara, zenginliklerine ve fakirliklerine göre bir ayrıma tabi tutarsa, ayet ve hadislere göre İslam sınırlarının dışına çıkmış olacaktır. Çünkü Müslüman açısından Kürt de, Türk de, Arap da ve diğer ırklar da Allah’ın ayetlerindendir. Bir Müslüman, hiçbir zaman, Allah’ın Rasulü’nün “ayaklarımın altındadır” dediği asabiyet duygusu ile diğer ırklara/kavimlere yaklaşamaz. Dolayısıyla Müslüman nezdinde her türlü Milliyetçilik, ırkçılık; -ki bu, Kürtçülük olabilir, Türkçülük olabilir, Arapçılık olabilir- gayr-i İslami’dir! Bir kişi bu anlayışı kabullenmedikçe, içine sindirmedikçe gereği gibi Müslüman olamaz. Çünkü Türk olmak bir insanın elinde olmadığı gibi, Kürt olmak da, Çingene olmak da, Arnavut olmak da insanın elinde değildir. Hiç kimse doğacağı yeri, coğrafyayı, anasını, babasını, ırkını, rengini, dilini –doğmadan önceden- sipariş etme hakkına ve gücüne sahip değildir. “Bir Türk dünyaya bedeldir” diyen bir kimse Afrika’nın en geri kalmış kavmine mensup siyahî bir anadan ve babadan ya da bir Çingene, Ermeni veya bir başka ırktan olan bir ana ve babadan dünyaya gelebilirdi. Bu, nasıl onun için bir nâkısa/eksiklik değilse, Türk olarak dünyaya gelmek de onun için bir üstünlük/fazilet vesilesi olmamalıdır. O halde Müslüman açısından, Müslüman olan bir Kürt, Müslüman olmayan bir Türk’ten, Müslüman olan bir Çingene ya da Ermeni, Müslüman olmayan bir Kürt’ten, bir Türk’ten, bir Arap’tan üstündür. Ben Müslüman’ım diyen bir kişi, bu anlayışı hazmetmedikçe, içine sindirmedikçe gereği gibi Müslüman olamaz; isterse beş vakit namazını hiç kaçırmasın, her sene hacca gitsin!
Müslümanlar olarak bizler, bütün kavimlere ve dolayısıyla da Kürt kavmine yönelik Kemalist rejimden kaynaklı bu soruna İslam’ın belirlediği ölçüler dahilinde yaklaşmak durumundayız. Her kavim için olduğu gibi Kürt kavmine yönelik yapılan değişik kimlik dayatmalarını, onları yok sayan, dilini, eğitim hakkını inkâr eden ve asimile eden her türlü anlayış ve tavrı Müslüman’ım diyen insanların kabullenmesi mümkün değildir. Bu tür inkârcı ve yok sayıcı dayatmalar insani olmadığı gibi İslami de değildir. Dolayısıyla her kavim kendi diliyle özgürce konuşma, eğitim yapma, radyo ve televizyonlarda yayın yapma hakkına tabii olarak sahiptir. Bu hak, kutsaldır. Çünkü ‘diller ve renkler’ Allah’ın ayetlerindedir. Kürt kavminin kimliğini, dilini yok saymak, aynı zamanda Allah’ın bir ayetini de yok saymak anlamına gelir. Çünkü bir kimliği, bir dili yasaklamakla namazı ve başörtüsünü yasaklamak arasında hiçbir fark yoktur.
Müslüman olmak adaletli olmayı, adaletli olmak ise herkese hak ettiğini, hak ettiği ölçüde, Hakk’ın hükmü doğrultusunda vermeyi gerektirir. Çünkü Adalet, bir işi yerli yerine koymak, her şeyi yerli yerinde yapmak, hak sahibine hakkını vermek anlamlarına gelmektedir. Bu, bir anlamda Allah’ın emrini, emrettiği şekilde yerine getirmektir. Nitekim Rabbimiz bir ayetinde, “Allah adalete uyanları sever” (Mümtehıne, 60/8) buyururken, diğer bir ayetinde ise, Peygamberleri hakkı ve adaleti, -velev ki kişinin bizzat kendisinin aleyhinde de olsa- ayakta tutmak için gönderildiklerini (Hadid, 57/25) belirtmiştir.
Rabbimiz, bir ayetinde “Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır” (Nisa, 4/135) diye buyururken, diğer bir ayetinde ise “Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adil olun. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır.” (Maide, 5/8) diye buyurmuştur. Meselenin özü budur.
(Kaynak: Genç Birikim)
