Bizi biz yapan temel dinamiklerimizle aramıza on yıllardır bilinçli ve planlı bir şekilde çok uzun mesafeler konuldu. Neticede gelinen noktayı bu planları yapanlar bile hayretle karşıladılar.
Hemen yakın tarihimize bir göz attığımızda gerek Çanakkale savaşında gerek kurtuluş savaşında bu milletin (bütün etnik kimlikleriyle beraber)düşmana karşı mücadele verirken potansiyel güçleri, temel dinamikleri hiç şüphesiz imanlarıydı.
Bu iman, ecdadımızın ruhunu kuşatmakla beraber yaşantılarını da o kadar kuşatmıştı ki, en basit işlerinden en mühim işlerine kadar inançlarını referans alarak hareket etmekteydiler. Bunun tezahürlerini ise yemek yerken Bismillah, aksırdığında Elhamdulillah, hayret ettiğinde Subhanallah, bir iş yapacağı zaman İnşaallah veya Bi-iznillah, hata yaptığında esteğfirullah, bir ölüm haberi duyduğunda İnna lillah vb. olarak görmekteyiz.
Hatta düşmana karşı taarruza kalkarlarken bile ecdadımız, inandığı, güvendiği, yardımı ve zaferi sadece ondan beklediği Allah celle celaluhu nun adıyla kalkıyordu.
Ama ne olduysa merhum Arif Nihat Asya’nın da dediği gibi “ bize bir nazar oldu, Cuma’mız Pazar oldu, bize ne oldu ise, hep azar azar oldu.”
Böl parçala yönet harekâtıyla adım adım bizleri bu hakikatlerden uzaklaştırdılar. Selefimizin hayatlarının her safhasında yaşadığını, her nefesinde soluduğunu biz sadece tartıştık, konuştuk ve hala nutuk atmaya devam ediyoruz.
İngiliz sömürgeler bakanı Giladisuton’un avam kamerasında Kur’an hakkındaki o mel’un konuşmasını hatırlayalım: 'Bu Kur'an Müslümanların elinde bulundukça, biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'an'ı onların elinden kaldırmalıyız yahut Müslümanları Kur'an'dan soğutmalıyız.'
Evet, bugün görüyor ve şahit oluyoruz ki, bu hain planlarını adım adım uyguladılar ve Müslümanları hayat kitapları, akıl rehberleri, birlik ve beraberliklerinin yegâne unsuru, Allah’ın insanlığa gönderdiği son mesajı olan Kur’an’dan soğuttular ve uzaklaştırdılar.
Bunu yaparken Kur’anı yeryüzünden kaldırarak yapmadılar. Zaten buna güçleri de yetmezdi. Çünkü onun koruyucusu Allah tır cc. (Hicr 9.) Ama Kur’an dan Müslümanları öyle usturuplu bir şekilde uzaklaştırdılar ki, Müslümanlar hem Kur’an-ı okudular, hem de okudukça Kur’an dan uzaklaştılar.
Peki, bu nasıl oldu? Öncelikle Kur’an okumayı belli gün ve gecelere tahsis ettiler. Kur’an yaşayanlara indirilmişken (Yasin 70) onu ölülere (mezardakilere) tahsis ettiler. Kur’anı eline almak isteyenlere şu veya bu gerekçelerle çarpılırsın, felç olursun vb. şeklindeki yaklaşımlarla yaklaşarak Kur’an dan korkuttular. Kur’an’a, Kur’an’ın söylemediğini söylettiler. Kur’an anlaşılsın diye gönderilmişken (Yusuf 2 ve daha birçok ayet) onu siz anlayamazsınız düşüncesini yayarak ve daha birçok entrikalarla Müslümanları hayat rehberlerinden uzaklaştırmayı başardılar.
Peki Müslümanlar Kur’an’dan uzaklaşınca ne oldu veya ne kaybettiler? Öncelikle birbirleriyle çekişerek, tartışarak birlik ve beraberliklerini kaybettiler. Bunun neticesinde güç ve kuvvetlerini kaybettiler. (Enfal 46.) Bunları kaybedince de dünyayı yönetirken birden yönetilen pozisyonuna düştüler. Ulul emirlerini yitirdiler. Daha sonra ırkçılık belasına müptela oldular ve bir darbe de buradan yediler. Bunun neticesinde de Müslümanların yaşadıkları coğrafyalara düşmanları suni sınırlar çizerek bu ayrılıklarını daha da körüklediler. En sonunda param parça oldular.
Bu parçalanmışlıktan önce bir Müslüman’a el kaldıran, bir Müslüman’a kem gözle bakan bütün Müslümanları karşısında buluyordu.
Peki ya bugün? Yanı başımızda ki Suriye de üç yıldır olup bitenleri sadece televizyonlardan seyir ediyoruz. Sadece Suriye mi? Irak, Afganistan, Çeçenistan, Doğu Türkistan Mali, Patani, Arakan ve daha niceleri…
Peki ya çözüm? Çok basit; “yiğit düştüğü yerden kalkar”
