'Ey Rabbimiz! Biz 'Rabbinize iman edin' diye imana çağıran bir davetçiyi duyduk ve iman ettik. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve canımızı iyilerle birlikte al!' Al-i imran 193.
Bugün, peygamber efendimizin dünyayı teşriflerinin sene-i devriyesidir. Efendimizin Risaletinden önce insanlık her yönden buhran içerisindeydi ve adeta yürüyen birer ölü hükmündeydi. İnsanlık için zaruri beş temel hak olan din, can, akıl, nesil ve mal emniyeti yoktu. Hukuk ve ahlak ayaklar altına alınmıştı. Krallar ve imparatorların monarşi sistemi insanlığın canına okuyordu.
Doğu Roma imparatorluğunda rüşvet ve yolsuzluk çoğalmış, vergiler kat kat artmıştı. Karışıklık ve ihtilaller birbirini takip ediyordu.
Sasani imparatorluğu: zerdüştlükten sonra miladi beşinci asırda ortaya çıkan mazdeizm, kadınların, mal ve mülkün bütün insanların ortak malı olduğunu ilan etti. Mazdek’in adamları herhangi bir şahsın evine girer, aile ve mülküne zorla sahip olurlar; ev sahibi onların bu tecavüzlerine mani olamazdı.
Hindistan: ülkeye kast sistemi hakimdi. Komşularından ve yeryüzündeki diğer ülkelerden, sınıflar arasındaki korkunç uçurumlar ve insanlar arasındaki ayrıcalıklarıyla temayüz etmiştir. Bu merhamete yer vermeyen çok katı bir nizamdı. Kadının hiçbir önemi ve değeri yoktu. İffetinden söz edilemezdi. Bir adam karısını kumar masasında kaybedebilirdi. Kocası ölen kadın diri diri toprağa gömülme tehlikesiyle karşı karşıya kalır, evlenemez ve hiçbir şekilde saygıya layık görülmezdi.
Arap Yarımadası: Araplara gelince, onların ahlakı iyice bozulmuş, içki ve kumara düşmüşlerdi. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar vahşileşmişlerdi. Yağmacılık ve yol kesicilik yaygın bir hal almıştı. Kadının mevki ve itibarı çok düşmüştü. O adeta bir eşya veya hayvan gibi miras muamelesi görürdü. Kan dökmek onların nazarında gayet basit bir hadiseydi. Ehemmiyetsiz bir olay bile kan dökülmesine sebep olurdu.
Avrupa: bunlar cehaletin, ümmiliğin karanlıklarında kanlı savaşlar içinde yaşıyorlardı. İlim ve edebiyat erbabının ve medeni insanların takip ettiği yolun çok uzağındaydılar. Dünya hakkında hiçbir bilgileri olmadığı gibi, dünyanın da onlar hakkında hiçbir malumatı yoktu. Temizlikten ve su kullanmaktan çekiniyorlardı. Kadının insan mı, yoksa hayvan mı olduğunu, münakaşa ediyorlardı.
Bunlara karşı Yahudilik, ruhsuz ve cansız adetler ve ayinler mecmuası olmuştu. Bu durum bir yana, o bir sülale diniydi. Cihana bir risale olsun sunmamış, hiçbir millete davette bulunmamış ve beşeriyete bir rahmet de getirmemiştir. Hristiyanlık ise daha ilk asırdan itibaren haddi aşan bazı kişilerle, cahillerin te’vili ve Hristiyan Romalıların putperestliği yüzünden tamamen tahrif edilmişti. (Kaynak: Nedvi)
Efendimizden önceki manzara kısa hatlarıyla böyleydi. Yerin altı yerin üstünden daha selametteydi. İnsanlık yeni bir ruh, yeni bir nefes ve yeni bir lider arıyordu. İşte tamda böyle bir zamanda Rabbimiz, Peygamberini Alemlere Rahmet olarak gönderdi. Merhameti, şefkati, adaleti ve ahlakı unutmuş bir dünyaya bunları yeniden hakim kılmak üzere Rabbimiz O’nu seçti. “Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir. Tevbe 128.
Şu teşbih de peygamberimizin davetini ve misyonunu anlatması bakımından çok önemlidir; “Benim ve sizin durumunuz; ateş yakıp da, ateşine kelebekler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.”(Müslim) Yazı, inşaallah haftaya devam edecek.