www.besniyenibakis.com www.besniyenibakis.com
Anasayfa | Foto Galeri | Videolar | Anketler | Haber Ara | Medya Linkleri | Ziyaretci defteri | Künye | Sitene Ekle | RSS Kaynağı |

HABER ARA


Gelişmiş Arama

MUSTAFA BABA CAMİİ NDE

Okunma  Yazar

Okunma E- Mail

: FAİK ÖCAL

:faikocal@hotmail.com

Yorumlar  Yorum Sayısı : 0
Okunma  Okunma : 241
Tarih  Tarih : 25/Haziran/2010, 18:38

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İçlerindeki huzursuzluğu hoşnutsuzluğu güle-oynaya gidermeye çalışıyorlar. Görüyorum. Bir şey demiyorum. Deme hakkını kendimde görmüyorum.  Kendilerinden memnuniyetsizlik hali tavan yapmış durumda. Ya da ben böyle görüyorum, görmek istiyorum. Birbirine karışmış başıboş boğuk bozuk görüntüler arasında kalakalıyorum. Ve buna daha fazla dayanamıyorum. İsyan ediyor ruhum. İnsan ruhu üzerinde oyun oynayan tacirlere gün doğmuş. Ne gam! Biliyorum onları. Ruhumu ele geçirmek istiyorlar. Beni de içlerine almak için bütün cafcaflı şaşaalı yollara başvuracaklar. Oysa yüzler aynı yüzler: Belirsiz kirli. Oyunlar aynı oyunlar: Karaktersiz gri.

İğreti kıyametler topluyorlar kendi aralarında. Sonra bir kenara çekilip, “Ne güzel oynadık, iyi bir hayat yaşadık” diyorlar. Daha diyecekler. Ortada dolan çocuklardan biliyorum. Bu yaşananlarla onları da zehirleyecekler, kendilerine benzetecekler.

Kendimi dışarıda görüyorum yine. Kapı dışı edilmiş bir sokak kedisi gibi. İçeriye giremeyeceğim. Evcil bir kedi değilim. Hiç de olmadım. Olmayacağım da. Dışarıda bir yerlerde dünyaya gözlerimi açtım ve sokaklarda yatıp kalkmaya devam edeceğim. Başka yolum umarım yok. Bir şekilde başımı sokacak, ‘vakit öldürecek’ bir yer bulurum. Gerçi bulamadığım zamanlarda oldu. Neydi o Abana günleri! Resmen ve gizli biçimde dışarıda kalmıştım ve içeriye girmemek için direnmiştim olanca varlığımla. Başarmıştım da. Karadeniz’in karanlık derin sularında boğulmak üzere olan bir sokak kedisiydim. Yaşamıştım ama dobra dobra. Ve harbiden bilinebilir bütün sınırları ıskalamıştım bütün gözlerden ırak. İlk sokak tecrübemde alnımın akıyla çıkmayı başarmıştım. Yakalanmama ramak kalmış olsa da.

Kaçışlardayım yine. Gürültüler boğuyor ruhumu. Aralarına girmek istemiyorum. Kaçacak, başımı koyacak, vakit öldürecek bir yer arıyorum. Zamanla ruhumda tanzim edilmiş beş vakit mekanizması bakışlarımı karşıdaki camiye yöneltiyor. Mustafa Baba Camisi... İlk defa gördüğümde otuz yaşında olan Mustafa Baba Camisi, şimdiki zamana göre tamı tamına elli yaşında.

Camiye doğru yürümeye başlıyorum. Anılar bir bir canlanmaya başlıyor gözlerimde. Çocuk gözlerim değil ama. Yaşlanmaya yüz tutmuş gözlerimin pınarında.  Aradan onca zaman geçti ha! Su… Annem… Rabia sonra.

Caminin hemen girişinde abdest alınan bölüm... Aynı yirmi yıl öncesi gibi duruyor. Hiç değişmemiş. Karşıda cenaze yıkama yeri, musalla taşı. 12-13 yaşlarında bir çocuk içeriye süzülüyor. Korkuyla etrafına bakınıyor. Ölümü görüyor, çocukluk arkadaşı Rabia’nın suretinde. O çocukla içerilere doğru yürümeye devam ediyorum. Nereye gidiyorum. Merdivenlerden yukarıya çıkıyorum. Çeşmenin yanı başında duruyorum. Usul usul akan suya bakıp zamanın ruhuna mim düşürüyorum, şerh koyuyorum.

Az ileride yeşiller içinde türbe var. Aynı türbe. Hiç değişmemiş. Bir şey ancak bu kadar değişmeden kalabilir. Sonra saman sarısı saçlarıyla, yüzündeki çillerle Rabia… O da aynı mahzun yüzü takınmış peşim sıra geliyor. Her şey olması gerektiği gibi... Fevkaladelik yok hiçbir şeyde. Ne arıyorum burada. Huzur mu arıyorum. Çok eskilerden kaybettiğim huzuru mu arıyorum burada. Ah, Tanrım! Ve nedense kendimi hep camilerde, yeşil yeşil duran türbelere ve beyaza hasret akan sulara bakarken buluyorum. Bir başıma münzevi bir yalnızlığa çıktığım camilerde, hep kendimi buluyordum Rabbimin huzurunda. Şimdi de öyle.

Birden kendimi bütün varlığımla o günlere dönmüş buluyorum. 1990’lı yılların hemen başı... Gurbet kokan uzun şehir akşamlarında annemi özlüyorum, babamı arıyorum. Kaçıp gitmek istiyorum kendimden, yaşanan her şeyden. Olanlara hiçbir anlam veremiyorum. Neden buradayım, diye varlığımdan ağır sorular sormaktayım kendime. Bu yer altı damında ne yapıyordum ben böyle. Sonra çevremdeki bu insanlar da kim oluyordu, ne yapıyordu. Bir kış gelecek, her şeyi alt üst edecek, beni mahvedecek. Şehir akıyor gözlerimin içinden. Ve hiç deniz olmadı bu şehirde. Hiç denizi olmadı bu şehrin. Düşlerimi içine salacağım bir deniz olsaydı bu şehirde her şey farklı olurdu gerçekten. Denizi olmayan bu şehrin etrafı dağlarla çevrilmişken ben nereye gidebilirdim. Gidecek yer bulamıyorum. Kendimi hapsedilmiş hissediyorum. Boğuluyorum. Kahroluyorum. İmdat diye bağırmak istiyorum. Sesimin hiç kimseye ulaşmayacağını bildiğim için susuyorum. Ve kendimi dışarıya vuruyorum. Dışarıda olmak gibisi yok. Biliyorum. Sadece bunu biliyorum. Ayaklarım beni buraya getiriyor yine. Mustafa Baba Camii... Caminin muhtelif yerlerinde dolanıyorum. Oyalanacak bir şeyler buluyorum. Bir nebze de olsa ruhum sükûnete kavuşuyor. Ama annem yemeğe çağırmayacak beni. Annem bir daha ne zaman yemeğe çağırır beni. Sahi, annem artık yemeğe çağırır mı beni. Rabia!

Kendimi dut ağaçlarının arasında buluyorum. Kuşlar her zamanki dalgasında, bermutat zikirlerinde. Az aşağıda musalla taşı var; biliyorum. Hemen arkamda türbe var; biliyorum. Sağımda çeşme var; görüyorum. Solumda karşısında ailelerin yaşadığı bahçe var; görüyorum.

Camiye gelenler var, öğle namazı için. Vakit girmek üzere… Dışarıdaki gürültüler kulaklarıma çalınıyor, belirli belirsiz. Arkama dönüyorum. Türbeyle göz göze geliyorum. Türbenin hemen önünde bir kadın uyuyor. Ölmemiş. Neden uyuyor orada. Uyuyacak başka yer mi bulmadı.  Bir ‘ölünün’ ayaklarının dibinde güzellik uykusuna yatmış, ebedi uykusuna yatar gibi. Belki o da benim gibi huzur arıyordur.

Kuşlar seslerini çoğaltmaya başladılar. Gözüm çeşmenin üzerindeki yazıya takılıyor. Hayret, daha önce var mıydı bu yazı burada ya da ben neden geç fark ettim. Oysa en az çeşmenin ve suyun kendisi kadar belirgin duruyor yazı. Göze çarpıyor. Okumaya başlıyorum:

“İç ki hayat bulasın/Sırrı hilafet çeşmesinden/Gel bu gönül bahçesine/Kurtul iblis pençesinden/Sığın sen hazreti Pire/Edeple gel bu dergâha/Sakın sorma Necati’den. (Necmeddin Gökay-Camcı Neco. Mersin)

O zamanlar da var mıydı bu yazı yoksa sonradan mı yazıldı. Bilemiyorum. Ah, ah, bir bilseydim! Bir işaret, bir çağrı görüyorum burada. Beni buralardan, bu zamanlardan büsbütün koparıp uzaklara götürecek bir şey. Adını bir türlü koyamadığım, neye benzediğini bilmediğim bir şey. Herhangi bir şey… Bir bilsem, Allah’ım!

Burnuma rutubetli havasız toprak damlı evlerin kokusu çalınıyor uzaklardan, belirli belirsiz. Caminin iç avlusunda bahçe tarafına doğru yürümeye başlıyorum. O insanlardan kaç kişi kaldı bu evlerde. Ben değiştim. Hem de çok değiştim. Çok değişmişsem, demek ki çok ölüm olmuştur bu evlerde. Olmuştur değil mi, Rabia. Sen benden iyi bilirsin. Ne de olsa senin âleminden soruyorum sana.

Sonra o günlerden aklımda kalan düşünceler, yine beynime üşüşmeye başlıyorlar. Ölülerle aralarında hiç mesafe yokmuş gibi yaşıyorlar bu insanlar. Kim ölü, kim diri... Bir türlü kestiremiyorum. Türbe bana daha gerçek, daha canlı geliyor. Türbe beynime yerleşmiş, ruhumda yer edinmiş, içime kök salmış. Oysa evlerinde yaşayan insanların hiçbirini tanımıyorum, yüzlerini hatırlamıyorum. Öylesine kesiftir ölümün yeryüzündeki uzantısı türbe, öylesine siliktir yaşamı temsil eden bu insanlar. Beni duyuyor musun Rabia.

Yine anılar, anılar, hiçbir zaman peşimi bırakmazlar, aklımdan çıkmazlar. İlk fırsatta kendilerini konuşturacak bir şeyler bulurlar. Ne diyordu Guillaume Apollinaire: “Anılar, konacak bir dal ararlar.” Yeter ki karşılarına bir fırsat çıksın. Anıları ne kadar içimizde hapsedebiliriz ki. Kalbimizi mütemadiyen kanatsa da André Maurois’nın, “Zaman, ne olur dur biraz!” diyen çığlığı. Zamandan alıp anılarımı, kendimi teslim ediyorum Sahibine.

Buralarda bir yerlerde yalnızlığımı doldurduğum bir oda vardı. Ötekilerden kaçıp soluğu aldığım oda. Evet, tam da karşımda duruyormuş meğer. Ah, zaman! Nasılda köreltin gözlerimi gencecik yaşımda. Burnumun ucunu görememişim meğer. O oda. Benim odam. Kendime ait hissettiğim tek mekân. Bu şehirdeki gizli yerim. Uzun kış gecelerinde, sıcak yaz günlerinde kendimi kaçırdığımda gelip içine doluştuğum odam. Sen de hiç değişmemişsin. İyi bakmışsın 12-13 yaşlarındaki çocuğa. Rabia, görüyor musun? Kaç zamandır uğramamıştım buraya. Vefasız mı çıktım bende ötekiler gibi. Hiç böyle yapmazdım değil mi. Yaşlanıyor muyum? Rahlede kendimden geçiyorum. Ağlıyorum, o günlerdeki gibi. Dalıp gidiyorum uzaklara, şimdi zamanın kıskacında. Kimseler yok. Hiç kimseler olmasın istiyorum. Bu odada büsbütün unutulsam... Annem de yemeğe çağırmadıktan sonra. Zaten sen bir ölüsün Rabia.

İçine girdiğimde, dışarıya çıkmak istemediğim tek mekânda, her şey yerli yerinde, olması gerektiği gibi... Türbe. Su. Dut ağaçları. Kuşlar. Bahçe. Evler. Onlardan kaçıyorum, kendime sığınıyorum yine, Allah’ın huzurunda, bu odada, Mustafa Baba Camii’nde.

Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa | Word'e Aktar Word'e Aktar | Tavsiye Et Tavsiye Et | Yorum Yaz Yorum Yaz

Yazarın Önceki Yazıları

Son Haberler

Av.Hilmi KARAKUŞ Av.Hilmi  KARAKUŞ
Muhalefet, Anayasa Paketi ni Esas tan Mı Denetliyor? Şekil den Mi?
EMRE BARAN EMRE BARAN
HASAN ÖZDEMİR VE DEMOKRASIYE OLAN INANÇ
KONUK YAZAR KONUK YAZAR
MHP bu kumpasın neresinde?
Ali İMRAN Ali İMRAN
KAVURAN İKLİMİ YEŞERTEN RAMAZAN AYI
Av.İsmail KIRAN Av.İsmail KIRAN
NEDEN/NEYE EVET ?
HALİL KARAKUŞ HALİL KARAKUŞ
LYS TERCİHLERİ NASIL YAPILMALI
FAİK ÖCAL FAİK ÖCAL
MUSTAFA BABA CAMİİ NDE
FATİH POLAT FATİH POLAT
LANETLİ KAVİM İSRAİL/OĞULLARI
KERİM BARDAKCI KERİM BARDAKCI
ŞEHİDİMİZİ YÜREĞİMİZE GÖMDÜK!
Serdar MEŞEN Serdar MEŞEN
Lavabolara Dikkat!
Zekeriya ALTAN Zekeriya ALTAN
BESNİ EĞİTİM (VAKFI) BAYRAMI(!) HAKKINDA...
SİNAN EREN SİNAN EREN
BEN AZ SÖYLEYİM SİZ ÇOK ANLAYIN
ABDURRAHMAN ÖRNEK ABDURRAHMAN ÖRNEK
KAÇIŞ
İbrahim USLU İbrahim USLU
BİR DAVOS EFSANESİ
ALİ TERCAN ALİ TERCAN
SEÇİM VE RİYASET

ANKET

12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak referandumda ne yönde oy kullanacaksınız?





Tüm Anketler

www.besniyenibakis.com © 2008 - 2009 Design by ali tercan besniyenibakis@hotmail.com
RSS Kaynağı | Yazar Girişi

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi